Tel :

CİNLER HAKKINDA BİLMEDİKLERİMİZ GERCEKLER

4 yıl önce
1.931 kez görüntülendi

CİNLER HAKKINDA BİLMEDİKLERİMİZ GERCEKLER
Reklam

————-EN  YÜCE  İLİM HADİNİ BİLMEKTİR ———-

Son asrın yetiştirdiği fedakar ve cefakar alimlerden Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri de risalelerinde cinlerden bahsetmektedir. Said Nursi, Sözlerde, “İşte beşerin, sanat ve fennin imtizacından süzülen, maddi ve manevi fevkalâde hassasiyetinden tezahür eden ispirtizrna gibi celb i ervah ve cinlerle muharebeyi, şu âyet, en nihayet hududunu çiziyor ve en faideli suretlerim tayın ediyor ve ona yolu dahi açıyor. fakat şimdiki gibi; bazan kendine emvat namını veren cinlere ve şeytanlara ve ervah-ı hadiseye müsahhar ve maskara olup oyuncak olmak değil, belki tılsımat-ı  Kurânıye ile onları teshir etmektir, şerlerinden kurtulmaktır.” demektedir.[1]

Yine Mektubat’ta, cinler taifesinin Hz. Muhammed. (s.a.v.)’in peygamberliğini tasdik ettiklerini belirterek. “Hayvanat taifesi, ölüler taifesi, cinler taifesı. melaikeler taifesi, o Zat ı Mübarek’ı tanıyorlar ve nübüvvetini tasdik ediyorlar ki. onlar, onu tanıyanların. herbir taifesi, bazı mu’cizatını göstermekle gösteriyorlar ve nübüvvetinin tasdikini ilân ediyorlar” [2] şeklinde konuşuyor. Mektubatın 154. sayfasında cenazelerin. cinlerin, melaıkelerin. Resulü Ekrem Aleyhissalatü Vesselamı tanıdıklarından bahsederek, “Bunun da çok hadiseleri var. Numune için, şöhret bulmuş ve mevsuk imamların haber vermiş olduğu birkaç numuneyi, evvela cenazelerden göstereceği? Amma cin ve melaike ise, o mütevatirdir. onların misalleri bir değil bindir. İşte ölülerin konuşmasının misallerinden…” diyerek konu ile ilgili misallere geçiyor.

 

Yine Mektubat’ın 158. sayfasında velilerin cinlerle görüştüklerini kaydeden Bediuzzaman, “Resul i Ekrem (S.A.V.)’ın nuruyla, terbiyesiyle ve onun arkasında gitmeliyle, binler Şah-ı Geylanî gibi aktablar. asfiyalar, melaikeler ve cinler ile görüşmüşler ve konuşu yortar ve bu hâdise, yüz tevatür derecesinde ve çok kesrettedir. Evet ümmet i Muhammed’in (s.a.v.) melaike ve Cin ve tekellümleri ise, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü vesselamın terbiye ve irşad-ı İ’cazkaranesinin bir eseridir” demekledir.

Mektubat’ın 178. sayfalarında Peygamberimizin doğumuyla meydana gelen bazı enteresan olaylardan söz eden Bediuzzaman,. “Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam dünyaya geldikten sonra, bahusus veladet gecesinde, yıldızların düşmesinin çoğalmasıdır ki; şu hâdise On beşinci Sözde kat’iyyen bürhanlarıyla isbat ettiğimiz üzere; şu yıldızların sukutu şeyatin ve cinlerin gaybi” haberlerden kesilmesine alâmet ve işarettir. İşte rnadem Resul-i Ekrem Aleyhissalatü vesselam vahiy ile dünyaya çıkti; elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık, kâhinlerin ve gaıbden haber verenlerin ve cinlerin ihbaratına sed çekmek lâzımdır ki. vahye bir şüphe iras etmesinler ve vahye benzemesin. Evet bi’setten evvel kâhinlik çoktu, Kurân nazil olduktan sonra onlara hatime çekti. Hattâ çok kâhinler imana geldiler, çünki daha cinler taifesinden olan muhbirlerini bulamadılar. Demek Kurân hatime çekmişti. İşte eski zaman kâhinleri gibi. şimdi de medyumlar suretinde yine bir nevi kahinlik Avrupa’da ispritizmacıların içlerinde baş göstermiş. Her ne ise” şeklinde konuşuyor. Bediüzzaman Said Nursi cinlere de peygamber gelmesiyle ilgili olarak Şualar 337de şu sözleri söylüyor “Hakikaten senin bu sualinin çok ehemmiyeti var. Fakat Risale-ı Nur’un en ehemmiyetli vazifesi beşeri dalaletten ve küfr-ü mutfaktan kurtarmak olmasından, bu çeşit meselelere sıra gelmiyor, onlardan bahis açmıyor, selef-i sâlihin dahi çok bahsetmemişler Çünkü öyle gaybı ve görünmeyen işlerde sü’-i istimal düşer. Hem şarlatanlar, hodfüruşluklarına bir vesile yapabilirler.

Nasılki şimdi ispirtizmacılar “Cinler ile muhabere namıyla şarlatanlık yapıyorlar; dinin zararına âlet ederler diye çokça medarı bahsedilmez, nem Hâtemül Enbiya’dan sonra, cinlere de peygamber gelmemiş’ Görüldüğü gibi son asrın alimleri de cinlerle ilgili bilgi verirken, Allah’ın yarattığı ve mükellef kıldığı varlıklar olan cinler taifesinin, insanlarla iç içeliğini dile getiriyorlar.[3]

 

 

***

82-) Ve mineş şeyatıyni men yeğusune lehu ve ya`melune amelen dune zâlik* ve künna lehüm hafizıyn;

O’nun (Süleyman) için dalgıçlık yapan (denizin dibine dalan) ve ondan başka iş de yapan şeytanlardan da (Süleyman’a musahhar kıldık)… Biz onların hafızları (koruyucuları) yız. (Enbiyâ,21/81-82 ; B Meal)

Hz. Süleyman’a verilen (esmâ terkibiyetinde ezelî mevcut olan) ilk ilim Allah’ı hakkıyla bilmektir. Allah’dan başka mevcut olmadığını bilmektir.

İkinci olarak verilen… kuş dilini ve hayvanatın (hayvanların) lisanını anlamaktır.  Kur’an’da özellikle kuş dili (mantıkattayr) olarak işaret edilmiştir. Teslimiyete dayanan inancımız gereği bu mucize ilmi anlatıldığı şekilde kabul ediyoruz… Hz. Süleyman’ın kuşlarla konuştuğuna inanıyoruz.

Tefekküre dayanan inancımız gereği de kuş dili ile işaret edilen mânâlara ulaşmaya çalışıyoruz. Kuş sembolü ile ilk akla gelen yüksek boyutları deşifre eden bilinçtir. Dünyâ en alt madde boyutu ise zât en üst mânâ boyutudur. Hz. Süleyman’ın bilinci en üst boyutlardaki ilme ulaşabilecek özelliktedir.

Hz. Süleyman’da yüksek boyutlara ulaşan bilinç yanında en alt bilinç boyutunun derinliklerine (emmâre nefsin gizemlerine) inebilme özelliği de mevcuttur. Emmare nefsin derinliklerini kendisinin emrine ve yönetimine verilen “şeytanlar” ile keşfetmektedir. Bu mucizeyi Kur’an özellikle “şeytanlar/şeyatin” olarak tefekküre sunmaktadır. Bu misali biraz açmamız gerekiyor…

Âişe (r.anha)’dan rivâyete göre, şöyle demiştir: “… Ben de: “Senin şeytanın yok mu?” diye sordum. O da: “Evet [var] ama Allah ona karşı bana yardım etti de Benim şeytanım Müslüman oldu” buyurdu. (Müsned: 23701)

Hadiste her insanın bir şeytanı olduğuna işaret ediliyor ve Rasulullah a.s.’ın şeytanının müslüman olduğu belirtiliyor. Müslüman olmuş bir şeytan zararsız hale gelir. Hz. Süleyman ‘ın emrine giren şeytan misaliyle hadisdeki “Rasulullah’ın şeytanının müslüman olması” misali aynı anlamdadır. Müslüman olmak teslim olmak anlamındadır… kelime-i şehadet getirip İslâm olmak anlamını içerdiği gibi üstün bir gücün hâkimiyetini kabul etmek anlamında da kullanılır.

İnsanın bedensel özellikleri salât (namaz), oruç, hac, zekat gibi ibadetlerle ve güzel ahlâk ile disiplin altına alınır. Böylece beden ve bedensellik duyguları bilince itaati öğrenir… isyan ve itiraz edemez hale gelerek bilincin yönetimine girer. Hz. Muhammed a.s. kendi bedenini ibadetlerle ve güzel ahlâk ile “teslim almış” ve bedensel duygularını “müslüman etmiştir”. Böylece bedenselliği bilincini yani beyin fonksiyonlarını (akıl ve mantığını) yönetememiş… bilinci yani beyin fonksiyonları olan akıl ve mantığı bedenselliğini yönetmiştir. Bedensellik böylece bilince teslim olunca bilinç de “ilim ve yaşam” ile bir üst mertebe olan kalbe teslim olmuştur. Bedenselliğin/bilincin kalbe teslimiyeti “müslüman olmak” ve  secde etmek anlamındadır.

Hz. Süleyman’ın (ve tüm Nebîlerin tüm Rasullerin) bedeni de Hz. Muhammed a.s.’ın bedeni gibi önce bilince ve bilinci ile de kalbe teslim olmuş durumdadır.

Hz.Süleyman’ın bedensellik özelliklerini disiplin altına almasının âyet ve hadislerle açıklanma amacı insanlara örnek oluşturmak içindir. Nebîler/Rasuller ve Velîler kendi bedenlerini disiplin altına almak için tüm güçlerini harcamışlardır. Her şeyde olduğu gibi kişinin bedensellikten kurtulması da çok ciddi bir çalışmaya bağlıdır. Şimdi Hz. Süleyman’ın bedenselliğini nasıl denetim altına aldığını inceleyelim.

17-) Ve huşire li Süleymane cünudühu minel cinni vel insi vettayri fehüm yuzeun;

Süleyman için cinn’den, ins’den ve tayr (kuş)’dan orduları haşrolundu (toplanıldı, bir araya getirildi, cem’oldu)… Onlar hep beraber-disiplinli-düzenli-mu’tedil bir şekilde (Süleyman tarafından) sevk ve idare olunuyorlardı. (Neml Sûresi, 27/17 ; B Meal)

Hz. Süleyman ismi ile anlatılan “insan”dır. İnsan ile anlatılan da bedenini disiplin altına almış, bilinci ile var olmanın farkına varmış olan ve kalb ile varlık ve yokluk ikileminden de kurtulup Allah ismi ile anlatılanın şuuruna varmış kişidir/bireydir/birimdir. Bu seviyedeki insanı tasavvuf “Hazreti İnsan / İnsanlık boyutunun zirvesindeki bilinç ve kalb” kavramı ile anlatır. Hz. Süleyman da bir Hz. İnsan’dır.

Hz. Süleyman zâhiren beş duyu ile algılanamayan soyut varlıklara (cinlere) ve madde boyutundaki insanlara (ins) ve kuşlara (hayvanlara) hükmetmektedir. Bu üç alana (insan-cin-hayvan) hükmetmesini sağlayan kendi bedenselliğini tam denetim altına almış olmasıdır.

İnsan kendi bedenselliğindeki “cin” özelliklerini kontrolü altına alırsa haricindeki “cin” boyutunu da kontrolü altına alır.

Cin ismi ile işaret edilen varlığın/boyutun özelliği başka varlıkları fiziksel ve ruhsal olarak zehirlemektir. İnsan da çevresine (insanlara) hem fiziksel (hırsızlık-cinayet-kavga vs.) zulüm hem de ruhsal (iftira-yalan-gıybet vs.) zulüm yapabilme özelliğine sahiptir. Kendisini ve çevresini düşünce ve amelleriyle negatif yönde etkileyen (zehirleyen) varlığın ve varlık boyutunun bir ismi de “cin”dir.

Çevresini fiziksel ve ruhsal olarak zehirlemeyen (nefsi saliha/nefsi kâmile’ye ulaşan) insan kendisindeki “cin” özelliğini yani “zehirleme” özelliğini sona erdirmiştir. Bu insan böylece daha alt nefs (nefsi mülhime ve altı) boyutunu ve varlıklarını (cinleri) kontrolü altına alır. Bu durumda kendi bedenselliğini tam kontrol eden insana Rasul, Nebî, Velî ya da kısaca Hz. İnsan denilir. Kontrol altına alınan cin ve cinler her insanın kendi özellikleridir… sadece anlatım ve örnekleme amacıyla cinler hariçteki varlıklar misaliyle anlatılmıştır.

Haricimizdeki kavramını “başka boyutlar”a çevirirsek her boyutun kendine özgü canlıları olduğu sonucu ortaya çıkar. Kur’an ve hadisler başka boyutların canlılarına cinler, melekler olarak genel isimlendirmelerle işaret eder. Fakat insanın kontrolü altına alacağı cinler başka boyut canlıları değildir kendi nefsinin denetimsiz özellikleridir.

Kendini kendindeki “yakıcı ateş”in etkisinden kurtaramayan, kendisini zehirlemekten kurtulamayan… kendini tam kontrol edemeyen ve “cin” boyutunun özelliklerinden “insan” boyutunun özelliklerine yükselemeyen asla hâricindeki “cin” boyutunu yani başka boyut canlılarını kontrol edemez. Ancak “cin”ler bazı insanları kontrolleri altına almak için kendilerine “esir alınmış” havası verirler ve o insanın bilincini ele geçirerek bazı işler yaptırırlar. Geleceği okumak, aşk-nefret büyüsü yaptırmak, (sahte) gavslık, (sahte) mehdîlik ve (sahte) peygamberlik iddiasında bulunmak gibi haller sadece birkaç bilinen örnektir. Hz. İnsan’da ise bu tür iddialar yoktur… gerektiğinde mucize ve hak keramet olarak açığa çıkar. Hz. Süleyman kendi özündeki “cin”lik boyutunu “ilim ve yaşam”ile denetim altına almış ve hâricindeki “cin kuvvelerini” de denetleyebilmiştir.

Hayvanlar âlemi ya da hayvansal boyut aynı cin ve cin boyutunda olduğu gibi hem insanın özünde mevcuttur hem de haricinde mevcuttur. İnsan kendi bedenselliğindeki “hayvansal” özelliklerini kontrolü alırsa  haricindeki “hayvan” boyutunu da kontrolü altına almış olur.

İnsan bedenselliğindeki en büyük hayvansallık özelliği “bir (canlı) olan kendi beden dilini anlamamak”tır. Bedenimiz bizden (bilinçten) “yiyip içip israf etmemeyi” (A’râf/31) istemektedir. Fakat bilinç… bedeninin bu dilini anlamamaktadır. Ayrıca yine bedenimiz… tasavvuf ehlinin  sürekli saydığı ve insanların da artık dinlemekten bıktığı “gıybet etmeyin”, “yalan söylemeyin”, “iftira atmayın”, “öldürmeyin”, “çalmayın” gibi âyetlerle sâbit fiilleri de yapmamamız için bilince yalvarmaktadır. Bilinç kendi kullandığı bedenin dilini anlarsa Hz. İnsanlar gibi onunla yâni kendi hayvansallığı ile konuşmaya başlar. Kendi hayvansallığını denetim altına alır. Kendi bedeni (kendi hayvanı) ile iletişim kuran insan… haricindeki hayvanlarla da iletişim kurar. Hayvanların lisân-ı hâlini anlar, dillerini anlar ve hayvanları dilediği gibi sevk ve idare eder.

Hz. Süleyman kendi bedenindeki insî (insansılık), cinnî (kendini ve çevresini zehirlemek) ve tayr (kuş/hayvaniyet) kuvvelerini denetim altına alarak düzenli olarak sevk ve idare etmiştir.

Gerçi Hz.İnsanlar sünnetullaha uyarak “hayvanlardan ordular kurup düşmanlarıyla savaşmamışlardır”. Savaşlarını ve barışlarını normal insanların şartlarına göre yapmışlardır.

Eğer hayvanların, cinlerin ve  insî (insan bedenine ait) bedensel kuvvelerin denetimi nâkıs/eksik (nefsi mülhimesi cin boyutu özelliğine bağımlı) insan(sı)nın eline geçseydi (ki asla geçemez) o insan(sı)lar çok çeşitli işler yapmaya başlarlardı. Meselâ hayvanlardan ordular kurarlar şehirleri ve ülkeleri yağmalarlardı. Cinlerden ordular kurarlar yeryüzündeki tüm insanların bilinçlerini (beyinsel fonksiyonlarını) kontrol ederlerdi. Bu özellikleri bazı Kâmil/tam insanlar keramet olarak göstermiştir fakat asla sünnetullahın madde boyutundaki sistemine ters düşen işlerde kullanmamışlardır.

Hz. Süleyman da Kâmil/tam insan olamak itibarıyla kendi bedenini ve haricindeki bedenleri (hayvanları ve hayvansallığı yaşayan insanları) kontrol edebilme mertebesindedir. Fakat bu mucizesini asla doğa yasalarına ters (sünnetullahın doğa sistemine ters)  kullanmamıştır.

Kur’an Hz. Süleyman’ın (ve diğer Nebîlerin, Rasullerin, Velîlerin) kendi iç dünyalarındaki mücadelelerini en açık dil olan dış dünyadaki olaylara benzeterek anlatmıştır. Eğer Kur’an’ın anlattığı olaylar sadece dış dünyaya ait olsa idi tüm yeryüzü küresinin bir İsrâil kralı ve bir Nebî olan Hz. Süleyman tarafından işgal edilmiş olması gerekirdi. Halbuki tarihte böyle bir Hz. Süleyman yönetiminde İsrâil krallığı asla görülmemiştir. Hz. Süleyman Kudüs civarında küçük bir devlet halinde bir kaç yüz bin veya bir kaç milyon İsrâil nesli (Hz. Yâkub nesli) içinde bir kral ve bir Nebî olarak yaşamıştır.

 

NOT: Bu yazı Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (16/1. Bölüm)’den alınmıştır.

 

 

Reklam
Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık